Aklımdan geçenler, yaşamımdan geçenler, gördüklerim, duyduklarım, düşündüklerim, öğrendiklerim, beğendiklerim, beğenmediklerim.. Bende olanlar, bende kalanlar... Hepsini paylaşı-yorum..

Tuesday, February 5, 2013

Sağ Beyin Sol Beyin Testi




Mantıklı mısınız, duygusal mı? Gerçekçi misiniz, hayalperest mi? İşte size eğlenceli bir şekilde beyninizin ağırlıklı olarak hangi bölümünü kullandığınızı, dolayısıyla düşünce ve davranış biçiminizi öğrenme şansı.

Ne işime yarar demeyin; bakarsınız neden "böyle" olduğunuzu, bazı şeyleri neden "öyle" yaptığınızı daha iyi anlarsınız; kendinizi, annenizi, babanızı, eşinizi, çocuğunuzu daha kolay değerlendirirsiniz; doğru hobileri, doğru meslekleri seçer, daha mutlu, daha başarılı olursunuz..
Hiçbir şey olmasa, ele güne karşı da iyi mazeret olur. "Ben sağ beyinliyim, risk almak doğamda var" veya "Tabi ki mantıklı olmalı, her sol beyinli bunu bekler.." gibi..

Topu topu bir iki dakika sürecek.. Haydi deneyin....

Tüm yapacağınız, aşağıdaki linki tıklayarak, dans eden kadının saat yönünde mi, yoksa saat yönünün tersine mi döndüğünü söylemek.

Dans Eden Kadın

Şayet saat yönünde döndüğünü görüyorsanız, siz beyninizin daha çok sağ lobunu, saat yönünün tersine döndüğünü görüyorsanız, daha çok sol lobunu kullanıyorsunuz demektir.

Olur da, her iki yöne de döndüğünü görüyorsanız;ortada bir yerde olduğunuz söylenebilir.(Ben öyleyim mesela; daha ciddi testlerde de sağ beyin sol beyin kullanma oranım neredeyse %50, %50 çıkıyor. )
Korkmayın, bu da iyi bir şey.. Zaten çıkan her sonuç iyi.. Bu testte kaybetmek diye birşey yok; aşağıda göreceğiniz gibi, her şekilde artılarla eksiler birbirini götürüyor; önemli olan, düşünce biçiminizin, yaşam biçiminizle ve yaptığınız işle uyum içinde olması.

Doğal olarak sağ beyinliyseniz ve kadının saat yönünde döndüğünü görüyorsanız, aklınızdan üst üste birkaç aritmetik problemi çözerek kadının ters yönde dönmesini sağlayabilirsiniz - yani algınızı değiştirebilirsiniz. Deneyin, çok eğlenceli oluyor..

Doğal olarak sol beyinliyseniz de, büyük ihtimalle, duygusal bir şiir okuyarak, acıklı bir olayı hatırlayarak, hayal kurarak veya benzeri başka şeyler yaparak  beyninizin sağ tarafını kullanmaya yönelir ve kadının saat yönünde döndüğü ilüzyonunu yakalayabilirsiniz. 

Bakın daha çok sol beynini kullananlar nasıl özellikler gösteriyorlarmış..

Sol Beynin İşlevleri:  









Çözümsel düşünce biçimi
Mantık kullanır
Detay odaklıdır
Yönünü gerçek veriler çizer
Kelime kullanımı ve dil becerileri
Şimdiki Zaman ve Geçmiş
Matematik ve Fen
Anlamı kolay kavrar
Onaylar, hakkını verir
Düzen ve kalıpları algılar
Direktifleri uygular
Zaman kullanımı ve organizasyon kabiliyeti iyidir
Nesnelerin isimlerini bilir
Gerçekliğe dayalıdır
Strateji yaratır
Pratiktir
Temkinlidir

Şimdi de sağ beynini kullananlara bir bakalım...

Sağ Beynin İşlevleri:












Yaratıcı düşünce biçimi
Duygularını kullanır (duyguları okuyabilir ve ifade edebilir)
Büyük resme odaklıdır
Mecazi anlamları kavrar
Yönünü hayal gücü çizer
"Ya olursa"yı, "farzedelim oldu"yu da düşünür
Beyin fırtınası yapar
Semboller ve görüntüler
Şimdiki zaman ve Gelecek
Din ve Felsefe
Anlamı kolay yakalar
İnanır
Takdir eder
Üç boyutlu(uzaysal) algı
Nesnelerin işlevlerini bilir
Hayale dayalıdır
Olasılıkları ortaya koyar
Tezcanlı/acelecidir
Risk alır


"Beyin Baskınlığı Teknolojisi"nin babası sayılan Ned Herrmann, insanların baskın bir düşünce yapısı tercihi olarak anlatıyor bu durumu. Daha kolay kısa dönem ödüllerine ulaştırdığı için kuvvetli yanlarımızı kullandığımızı, ve kullandıkça da geliştirdiğimizi, ama üzerinde çalışıldığında zayıf yanlarımızın da gelişerek “tüm beyinle düşünme” yapısına ulaşabileceğimizi söylüyor.

Belki ulaşırız, belki ulaşmayız; ama ulaşmasak da her birimiz defolarımızla, kendimize has özelliklerimizle, düşünce biçimimizle,  "kendimiz" olmanın keyfini çıkartırız. 

Biraz daha eğlenmek isterseniz, aşağıdaki yazıda gördüğünüz renkleri sırayla söyleyin bakalım. Okuyor musunuz, görüyor musunuz?

Siyah     Mavi    Yeşil
Beyaz   Yeşil    Kırmızı
Yeşil   Turuncu   Sarı
Sarı     Pembe   Bordo
Kırmızı   Sarı     Beyaz

Sağ beyin rengi söyler, sol beyin rengi okur. Siz ne yaptınız???

Wednesday, January 30, 2013

YENİ KİTABIM



Blog yazısı bile yazmayı iş edinip süreklilik sağlayamamış biri olarak, roman yazmaya kalkışmak nasıl bir cesarettir bilmiyorum. Ama kalkıştım işte..

Herkes için yeni yıl yeni kararlar verme zamanıdır ya, benim için de Eylül ayı öyledir.. İlkokul sınıflarının duvarlarındaki mevsimler posterlerinde  olduğu gibi, yıl  benim için de sonbaharla başlar, kış, ilkbahar, yaz olarak devam eder.Yazın da tatil olur..



Bu yaz da tatil oldu olmasına,  ama pek hareketli, pek travmatik, hem korku, hem sevgi dolu, dosta düşmana, umursayana, umursamayana parmak kaldırtıp "ben buradayım" dedirten, bütün uçların bir arada yaşandığı bir tatil oldu..


Bu kadar duygu ve deneyim içeren bir olaydan da bir roman çıkartamazsam, artık bu işten hepten vazgeçmem gerektiğini anlayabilirim dedim ve  bu yaza benim açımdan damga vurmuş köpek hadisesiyle bir giriş yapıp, sonrasını kurguya çevireceğim bir roman denemesi yapmaya karar verdim..


"Karar verdim"in benim açımdan türkçe meali "aklıma esti ve yapmak istedim" şeklinde de okunabilir..


Romanın bir adı da var tabi ki; ama şu anda yokmuş gibi davranmakta yarar var; belki zaman içinde değişir..


İşte o giriş:


Bir an için karşımda öylece durdu. Masmavi gözleri duygularıyla ilgili en ufak bir ipucu vermeden derinlere bakıyordu. Bu bakış sadece bir an -çok uzunmuş gibi gelen bir an- sürdü.

Sonra hiç heyecanlanmadan, en ufak bir harekette bulunmadan, ağzından belli belirsiz bir hırıltı çıkarttı. Hırıltı bittiğinde, ben artık ağzının içindeydim. Nasıl bir histi diye düşündüğümde, şu an bile dudaklarının sıcaklığını alnımda ve boynumda hissettiğimi söyleyebilirim.

Masmavi gözlü  birinin dudaklarının sıcaklığı diye başlayan paragrafı, siz olsanız nasıl bitirmek isterdiniz?


Acil Servis diyen oldu mu?? Olmamıştır bence..


Neler mi oldu?.

Travma yaşamamak için gösterdiğim büyük çaba dahilinde, soranlara, "itin biriyle french kiss yaptık" şeklinde açıklasam da, aslında olan şu ki, bebekliğinden beri tanıdığım, daha önce elimden ekmek yemişliği bile bulunan, 85 kiloluk koca bir köpek - cins ismiyle bir Napolitan Mastiff -, futbol topu almaya alışık olduğu o koca  ağzının içine bu defa benim kafamı almaya karar verdi.
Köpekler genelde tenis topuyla oynarlar. Isırdıklarında da, kolunuzu bacağınızı en fazla tenis topu büyüklüğünde yaralarlar.
Bu hayvan, futbol topunu bir defada ağzına alıp yiyor dersem yeteri kadar açıklayıcı olur mu? Beni de bir dişini çenemin altına, diğerlerini de gözümün altına geçirmek suretiyle, bayağı yemeye yeltendi işte.



Havanın gerçek sıcaklığıyla, hissedilen sıcaklığın farklı olması gibi, benim hissettiğim, çok sarkık dudaklarının da etkisiyle, boynumun altı ve alnım arasının yenmiş olduğuydu. Ne kadar yenmiş ve ne durumda? Henüz bilmiyordum..

Yanımdakilerin gördüğü: Bütün kafamın köpeğin ağzında oluşu ve sadece saçlarımın dışarıda kalışı!
Yanımdakilerin hissettiği: Gözü mözü her şeyi gitti!
Kendimi dışarıdan görmediğim çok iyi olmuş!!

Çok hızlı gelişen ve benim uzaylılar tarafından kaçırılsam daha az şaşırırdım diyeceğim olayın detaylarını orada bulunan 4 kişinin hiçbiri hatırlamıyor.

Köpek beni bıraktığında/ben köpekten kurtulduğumda, artık hangisi olduysa, beş on dakika gerçekten üst düzey panik yaşadığımı biliyorum.
O an benim gördüğüm: Elimi boynuma sürdüğümde elime gelen kanlı salyalar.
Yanımdakilerin gördüğü: Bütün yüzüm kanlı bir sıvıyla kaplı; yüzümün derisi mi tamamen kalkmış bilinmiyor.

Bu arada geçen konuşmalar ise şu minvalde:


- BOYNUMA BAKIN, BOYNUMA BAKIN!


- Boynunda bir şey yok.


- Elime kan geliyor, boynumdaki damarlara bakın!


Bu sırada hissedilen: Boynumdaki damardan ısırdıysa öleceğim herhalde..


- Bir şey yok boynunda..


- YÜZÜMÜ PARÇALADI!


- Gel yüzünü yıkayalım.


- Görmek istemiyorum, yüzümü parçaladı!!


- Ama bizim görmemiz lazım..


Bu sırada hissedilen: Yüzüm paramparça oldu herhalde, kendimi bu halde görmeye dayanamam..

Sonra beni yüzümü yıkamak üzere tuvalete götürdüler. Tuvaletin ışığı yandığında, lavabonun karşısındaki aynayı görünce içeri giremedim. Gerçekten kötü bir şey olmadığına ikna edildikten sonra yüzümü yıkadık.

Aynada kendimi görmem bir bakıma iyi oldu.. Paramparça değildim..

Arabaya bindiğimiz gibi, mavi buz paketleri, cool pack'ler yüzümde, 20 dakika süren bir yolculuk sonrasında Yalıkavak sapağı yakınlarındaki hastaneye vardık. Daha önce söylemeyi ihmal ettim; olay mahalli, Bodrum Akyarlar'da bir evin bahçesiydi..


Bu arada, günlerden Cumaydı ve saat de akşamın dokuzu olmuştu.. Bu zaman zarfında, Bodrum'da yaşayan dostlarımızın da yardımıyla hastanenin başhekimine ulaşılıp, hastaneye gelmesi rica edilmiş, İstanbul'daki çok güvendiğimiz bir doktor dostumuza benim yüzümün hali fotoğraflanıp gönderilmiş, onun konuya müdahil olması sağlanmıştı.


Köpek tanıdık olduğu ve sahipleri de yanımızda bulunduğu için aşılı olduğu beyanına uyarak kuduz aşısı yapmadılar. Köpek sahibinin "hay Allah, keşke belgeleri yanıma alsaydım, isterlerse ne yapacağız" endişesi yersiz çıktı. Belge melge istemediler; ne kuduz aşısı, ne de tetanoz yapmadılar, herhangi bir zabıt bile tutmadılar.


Sonra yüzümün dikilmesi gerektiğini söylediler.

"Yüzüm parçalandı" travmasını yeni atlatmışken, yüzümde koca koca dikiş izleri olmasın bari diye düşünerek, "dikmenizi hiç istemiyorum" dedim.

"Güzelliğiniz bozulacak diye mi korkuyorsunuz?" sorusunu duymamış gibi yaptım. Bunun benim artık doktorlarla şakalaşma kıvamına gelmiş olmamdan kaynaklanan bir münasebetsizlik olduğunu varsaydım.


Sonra, hayvan ısırığının - hatta insan ısırığının bile - kesinlikle dikilmemesi gerektiği bilgisi geldi de, ben de dikilmekten kurtuldum.


İstanbul'a apar topar dönüp, konuyla mesafe olarak uzaktan da olsa, çok yakından ilgilenen doktorumuzun ellerine kendimi bıraktıktan ancak on gün sonra, oluşan enfeksiyon bertaraf edilebildi. Her gün pansuman yapılması, cerahatin akıtılması ve bu zaman zarfında antibiyotik de kullanılmış olmasına rağmen.. Dikilseydim ne olurdu, düşünmek bile istemiyorum..


- Dikilseydin ölürdün.

- Hayvan kafasını sallasa boynun kırılıp ölürdün.
- Çenendeki delik biraz daha aşağıda olup damara denk gelse hastaneye yetişemezdin.
- Göz çukuruna milimler kalmış, oraya girse gözün akar, gözsüz kalırdın.
- Burnunu koparsa, burunsuz kalırdın.
- Daha genç olsaydın, bütün yüzün yerinden çıkardı.
- Yüz nakilleri bu gibi olaylardan sonra yapılıyor.

şeklinde devam eden felaket senaryolarına kulaklarımı tıkayabildim desem yalan olacak; ama bir kulağımdan girip bir kulağımdan çıktığı doğrudur.


Beni ucubeye çevirebilecek bir olaydan en az zararla çıkmış olmanın verdiği mutluluğu yaşarken, en yakınlarıma "neden bu işin ciddiyetini anlamadığımı" açıklamakla da hiç uğraşmadım. Aslında ben pek çok şeyin ciddiyetini anlayamıyorum. Gerçekten "ciddi" olan şeyler yaşamış olmamdan mıdır acaba?! Bence ondandır..


İşin özü, hayatımda "ama beni seviyor sanıyordum" derken aldığım üçüncü büyük - veya ciddi - yaradır bu.
Allahın hakkı üçtür.. Derslerimi de aldım; bitmiştir herhalde...

Züğürt tesellim: Bu defaki en azından gerçekten de hayvandı.

Aldığım ders: Ortada tehlike unsuru varsa, "beni seviyor, bana yapmaz" diye önlem almamazlık etme..


Gösterdikleri: Kimlerin beni kaybetmekten korktuğu, kimlerin pek de umurunda olmadığım..


Kazancım: Çok ilgi, çok sevgi ve bir de bu romanı yazma motivasyonu..


Emeği geçen herkese teşekkürler..


Bundan sonrası artık benim hikayem değil - bir roman..

Not: Bu yazının üzerinden epeyce bir zaman geçmesine rağmen roman hala beklemede... Belki de ana hatlarını belirleyip, kalabalık bir on-line katılımla farklı bir roman yazmayı deneyebilirim. Kimin yazdığının belli olmadığı, kocaman bir yazar kadrosu olan bir roman.. Facebook'ta bir grup kursam diyorum.  Ne dersiniz? 


Friday, January 25, 2013

Yoksa Bilgisayar Oyunu Karakteri Miyiz?




Star Trek, bizdeki adıyla Uzay Yolu'ndan beri bilimkurgu diye izlediğimiz çoğu durumun, üzerinden biraz zaman geçtiğinde gerçek olduğunun farkındasınız, değil mi?


Kaptan Kirk'ün cebinden çıkarttığı kapaklı telefonlar demode bile oldu.
Kendi kendine açılan kapanan kapılar Migros'ta bile var.
Bir yapılmadık ışınlanma kaldı ki, o da muhtemelen yapılmıştır da, telekulaktı, şuydu buydu derken özel hayat diye bir şey zaten kalmadı, "milleti iyice zıvanadan çıkartmayalım" diye açık etmiyorlardır..



Matrix de farkındalık arttırmakla ilgili çok işler başarmış bir üçleme.
Neo, Trinity ve Morpheus pek çok şey anlatıyorlar bize..
Kahin ve Mr.Smith de tabi...

The Matrix 101


Kırmızı hap mı mavi hap mı, siz karar verdiniz mi?





Dünya Bilim Festivali'nde bu filme yapılan atıflar ilginizi çekiyorsa, gayet de "bilimsel" olan açıklamaları aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz.




Film ve dizilerin bir şekilde bizi gelecekte olacaklara alıştırdığını düşünenlerdenseniz, izleyeceğiniz dizi kesinlikle Fringe'dir...





Paralel evrenler mi istersiniz, başkalarının anılarını kendi zihninizde bulmak mı, zamanı durdurmak mı, dokusunu değiştirip duvarlardan geçmek mi, aklınıza ne gelirse, hatta ne gelmezse bile..






Aşağıdaki linke bir göz atın isterseniz:



Evet evet hepsi bilimkurgu!! 




Monday, January 7, 2013

Haydi Risotto Yapalım



Divan Oteli'nde Executive Chef Giancarlo Gottardo ile beş çeşit risotto yapıp, bir de üstelik yeme fikri güzel gelince, yolum Elmadağ Divan Otel'e düştü. 
Çocukluğumun geçtiği Dağcılık Klübü ve Kup Denmark yemek için tenis antrenmanlarından kaçıp geldiğimiz Divan Oteli, her ne kadar inşaat sahasının ortasında kalmış olsa da, metro kullanarak ulaşım çok pratikti.

Kurs öncesi bizim için hazırlanmış olan kahvelerimizi içip kurabiyelerimizi yedik.



Sonra da iş başına geçtik.

Et suyu, sebze suyu, tavuk suyu, balık suyu; bütün sular emrimize amadeydi:


Malzemelerimiz hazırlanmıştı:


Pirinçler de çeşit çeşit pişirilmeyi bekliyordu:





Soğanları, sarmısakları zeytinyağında pembeleştirmekle işe başladık. Bir de defne yaprağı ve taze kekik ekledik. Sonra  da mantarları: 


Bunlar biraz kavrulunca, pirinçleri  ekledik...


Şarabını koyup, uçurduk.


  Sonra da limon suyunu kattık ve kaynayan sulardan, bu tarif için sebze suyunu ekleye ekleye pişirmeye başladık.


Karıştırdık...


Ara sıra tadına baktık...


Daha fazla sebze suyu ekledik... Daha fazla karıştırdık.


Kıvama geldiğinde altını kapattık ve soğuk tereyağı ekleyip yine karıştırdık.

En son da bolca parmigianno peyniriyle karıştırıp tabağa aldık. Adet olduğu üzere tabağın altına vurup, yayılmasını sağladık ve süsledikten sonra bir güzel yedik...

İşte yaptığımız çeşitler:


Bu Porcini Mantarlı Risotto


Bu kuşkonmazla süslediğimiz Safranlı Risotto


Bu Bademli Rokalı Pesto Soslu Risotto
Pesto sos bademlerle yeni bir boyut kazanmış ve çok da güzel olmuş..


Bu risottoyla çorba arası, Giancarlo'nun özel tarifi Deniz Mahsüllü Akdeniz Risottosu.


Ve işte Siyah, Mürekkep Balığı Risottosu

Bence en güzeli buydu. Her tabağın tadına bakmakla yetinirken, bunu hepimiz bitirdik..


Giancarlo'ya teşekkür edip bir de resim "çekinmeden" ayrılmadık tabi ki...



En yakın zamanda bir risotto partisi Allah'ın emri artık...





Friday, December 7, 2012

21.12.2012 Bence Güzel Bir Tarih


21.12.2012. Sizce de güzel bir tarih değil mi?
Belki de öyle bir günde ve öyle bir yılda doğduğum için, ben içinde 2 geçen günleri ve yılları çok severim.
Dolayısıyla bu tarihi de çok sevdim..
Mayaların takvimi bu tarihte bitiyormuş! Eee, Mayaların takvimi hangi tarihte başlıyor ve ne kadar sürüyor, buna baktık mi? Yok!
"7 Şubat'a kadar elektrik olmayacak, güneş doğmayacak, elinizi bile göremeyeceksiniz; aman korkmayın" diyen mailler dolaşıyor ortalıkta. Bir haftalık hava raporunu bile üç defa revize eden bir sistemde, birilerinin elinde bu kadar kesin bir foton kuşağı - manyetik geçiş, ya da her neyse- etkisi öngörmek için mevcut bir teknoloji varsa, zaten 22 Aralık'ta fahiş fiyatlarla sunulacak çareleri de üretmişlerdir çoktan.. O yüzden, telaşa kapılmayın derim.
Her ne kadar ihtimal vermese de, insan milli piyango çıkarsa ne yapacağını hayal ettiği gibi, elektrik olmazsa ne yapacağını da düşünmeden edemiyor. Ki, elektriksiz kalmak için 3600 yıllık yoldan Marduk gezegeninin gelmesine gerek yok, Sandy kasırgasının bir tur da bu taraftan atması bile yeterlidir aslında.


Kar fırtınası kadar yakınen takip ediliyor ve bekleniyor olmasına rağmen, Sandy'nin ziyareti sonrasında haftalarca elektriksiz kalındığı düşünülürse, aslında belki de, hayatta kalmak için ne kadar çok şeye bağımlı olduğumuzu fark etmenin  zamanı gelmiş olabilir bu tarih vesilesiyle.. Ve yavaş yavaş, bağımlılıklarımızdan kurtulmaya başlamanın.. 

"Ahahhaaa hani dünyanın sonuydu, bitmedi işte" demek için, o pek teknolojik arabalarımızda, daha da teknolojik iphone'larımıza sarılırken, en ufak bir depremde bile kilitlenen telefonlar ve kilitlenmesi için bir yağmurun yeterli olduğu trafiğe ve sensörlerle donatılmış, arıza yaptığında camı bile kapanmayan/açılmayan arabalara mahkum olmadan yaşayabilme becerisi geliştirmek iyi bir fikir olmaz mıydı? Kaçımızın bisikleti veya telefon kartı vardır acaba? (Hayııır, yurtdışında kullandıklarınız sayılmıyor!)


Buzdolabı, ocak, fırın, kalorifer sistemi, klima, hatta asansör, hepsi elektrikle çalışıyor, değil mi?



Bir günlüğüne deneyebilir miydiniz acaba elektriksiz yaşamı? Hadi hazırlıksız yakalanmayın, bir hafta da hazırlanma süreniz olsun!
Ben denemeye kararlıyım.. En azından nerede çuvalladığımı görmüş olurum..
Bahsedilen aydınlanma belki de budur... Kimseye ve aynı zamanda teknolojiye de muhtaç olmadan karnınızı doyurabiliyor musunuz? Bir yerden bir yere gidebiliyor musunuz? Güvenliğinizi sağlayabiliyor musunuz? (Evdeki aşçı, kapıdaki şoför ve güvenlikçi de sayılmıyor tabi ki...)

21 Aralık'la ilgili olumlu ve dayanağı olan bir yazı okumak isterseniz de,  Hasan 'Sonsuz' Çeliktaş'ın derKi'de yazdığı yazıyı öneririm. 


Meraklısı için Sirius Uzay Araştırma Merkezi Kurucusu ve dünya dışı yaşam konusunda dünya çapında tanınan bir araştırmacı olan Haktan Akdoğan'ın Habertürk Öteki Gündem programındaki yorumları da aşağıdaki linkte. 
Yetkili bir ağızdan duymak istediğimiz cevabı da biri vermiş oluyor sonunda: 
"21 Aralık'ta dünyanın sonu falan gelmiyor. Güneşin 26 000 yıllık kendi döngüsünün sonu geliyor- yani bir güneş yılı daha bitiyor." diyor Haktan Akdoğan.
Çok mu zordu bunu böyle basitçe açıklamak, şimdiye kadar niye kimse yapmadı, çok merak ettim; getirisi mi yoktu acaba...


Bu yılbaşı belki de en aydınlık yılbaşımız olur..
Ne düşünürsek onu yaratıyoruz; aydınlık diyelim, aydınlık olsun!  


Wednesday, December 5, 2012

Anneler ve Yavruları


Selçuk Erdem’in bu muhteşem karikatürünü görünce, çok gülmenin yanı sıra “ben bu anneyi çok iyi anlıyorum” dedim utanarak.
Anladım da taa içimden. Hatta “ben de yapabilirmişim gibi geldi” dedim eşime dostuma; ve onlar da “aa ne ayıp” demediler emin olun. “Biz de yapabilirdik, ne var bunda, annelik böyle bir şey işte” dediler..
Ne garip değil mi?
Demek ki Türk annelerini tarif ederken bu durumun da altını çizmemiz gerekecek.
“Biz” yaparız çünkü bunu; Avrupalı, Amerikalı anneler hayatta yapmazlar.
Peki niye böyleyiz ki biz?
Neden çocuklarımızı rahat bırakamıyoruz?
Neden büyüdüklerini kabul edemiyoruz?
Hatta neden büyümelerine “izin” vermiyoruz?
Son günlerde kendimle verdiğim en büyük mücadelelerden biridir bu.
Biraz antrenmanlıyım o yüzden. En azından (şimdilik) fikir bazında....
Niyetimiz elbette ki kötü değil.
Üzülmesinler istiyoruz.
Zorlanmasınlar istiyoruz.
Her şeyi onların yerine biz düşünelim istiyoruz.
Her acıyı onların yerine biz çekelim istiyoruz.
Üşümesinler, aç kalmasınlar da istiyoruz, yukarıda görüldüğü gibi.
Ve çok kızdırıyoruz onları!

Nedir bunun çözümü diye epey kafa yordum.
Yapılacak iki şey var gibi göründü bana.
Birincisi, kendimize hakim olup, müdahale etmemeyi becereceğiz bir şekilde. (Ki bu oldukça stresli, görünüşü kurtarmaya yönelik, pek de bir şeyi halletmeyen bir seçenek.)
Ya da, ikinci seçenek olarak, gerçeği görmeyi, onların artık büyüdüğünü kabullenmeyi ve rahat bırakmayı öğreneceğiz.
Büyüdüler çünkü! Ve rahat bırakılmak istiyorlar!
Bugüne kadar, düşmelerine, yeniden kalkmalarına; hata yapmalarına, hatalarından öğrenmelerine; az da olsa acı çekip güçlenmelerine izin vermediysek bile - ki keşke vermiş olsaydık - bundan sonra, yine onların iyiliği için, artık kontrolü onlara bırakacağız. Yavrularımız değil, çocuklarımız olarak görmeyi seçeceğiz ve güveneceğiz.
Ben böyle bir sonuca vardım işte... İnşallah yapabilir, yeni bir “Türk annesi” tipi yaratabiliriz..
Böylece daha güçlü, daha mutlu, kendilerine yeten, başarılı olacak çocuklar, yetişkinler bırakırız arkamızda.. 

Kararlarına, kişiliklerine saygı duyduğumuz çocuklar da, eminim  bize daha fazla saygı duyarlar..
Böyle bir karikatür gördüklerinde de “işte benim annem” deyip, arkamızdan kıkırdamazlar….

Karikatürle başladım, hikayeyle bitireyim:


Adam bir ipekböceği kozası bulur.
Bir zaman sonra kozada küçük bir delik açılır; adam o delikten çıkmak için çabalayan kelebeği önce saatlerce izler. Sonra kelebek artık bir çaba sarf etmiyor/edemiyor gibi görünür ona.

 Adam da, kelebek kolayca çıksın diye, bir makas alır ve kozayı keser. Gerçekten de kelebek dışarı çıkmıştır.
Ama bir gariplik vardır kelebekte. Vücudu çok çelimsiz ve kanatları da gelişmemiştir.
Hiçbir zaman da gelişmez o kanatlar; ve kelebek de hiçbir zaman uçamaz.
Adam o zaman anlar, kelebeğin gelişmek ve uçabilmek için o mücadeleye ne kadar ihtiyacı olduğunu.


Hepimize kendi kanatlarıyla uçabilen mutlu çocuklar dilerim…


Monday, December 3, 2012

RICOTTA DA YAPMADIM DEMİYEYİM



En son seyahatimde peynir kalıpları almıştım. Bir gün peynir yapmak isterim diye düşünmüş olmalıyım. Veya kolay kolay bulamam bir daha, bulmuşken alayım bari de demiş olmam mümkündür.

Her hafta taze süt aldığım Aysun hanımdan, bu hafta mozzarella yaptıklarını ama maalesef tükendiğini, isteyenler için peynir altı suyu (whey) gönderebileceğini söyleyen bir mesaj geldi. Peynir altı suyunun sağlık açısından çok değerli olduğunu biliyordum. Ekmek ve poğaçalara katılabiliyormuş. Eh peki, ekmek de poğaça da yapıyorum, isteyeyim bari dedim. Bir litre istedim. Beş litre geldi.

Böyle kolay bulunmayan şeyleri çöpe atmaya da hiç kıyamam. Bari bir kısmını paylaşayım diyerek, kullanabileceğini düşündüğüm bir arkadaşımı aradım, ona da ulaşamadım.

Ekmek ve poğaça yaptıktan sonra hala dört buçuk litre sarı su, koca bir bidonda buzdolabında duruyordu.




Ben de google'layayım bari dedim. İyi ki de demişim. Meğer ricotta, tamamen peynir altı suyuyla yapılırmış ve en güzeli de mozzarella'dan çıkanıyla olurmuş..Voilà !

Hemen başladım.
Peynir altı suyunu bir tencerede 90-95 dereceye ısıttım, çok az da sirke ekledim. Sonra, - daha önce yine bulunsun diye aldığım ve likör süzmekte kullandığım- peynir bezinden süzdüm.



Bu süzme bir iki saat sürdü. Sonra daha da iyi süzülsün diye yüksekçe bir yere astım.




Bezde kalan kremamsı malzeme çok güzel bir ricotta oldu. Bezde kalanlara parmak yardımıyla, mikserde kalmış kek artığı muamelesini de yaptım tabi ki, oradan biliyorum..

Bunun benzerini Sardinya'da bir köyde özel bir toplantı için hazırlanan şahane sabah kahvaltısında yemiştim. Hatta gidip gelip sadece onu yemiştim desem daha doğru olabilir. O kadar güzeldi. Belki de püf noktası çok taze olması olabilir.

Tadını çok beğendiğim ricotta'mı peynir kalıbına koyup buzdolabına attım. Kabın altındaki deliklerden sızan suyu denk geldikçe boşalttım. Şimdilik güzel görünüyor. Yarın kahvaltıya hazır olacak galiba...


Henüz kalıptan çıkartmaya cesaret edemediğim an:


Bir tadına baksaydık derken


Neredeyse bitiyordu..




Ekmek zaten yıllardır yapıyordum; artık peynir de yapabildiğime göre, doğal ortamda hayatta kalma işimiz birkaç inekle bir buğday tarlasına kaldı  :-)



Wednesday, November 7, 2012

Bakışınızı Değiştirdiğinizde, Baktığınız Şeyler de, Hayatınız da Değişir


Siz ne görüyorsunuz??

Acaba ne gördüğünüz, bugünkü ruh halinizi yansıtıyor olabilir mi? Veya genel ruh halinizi?

Ben ilk bakışta güzel, minyon yüzlü genç kadını gördüm. Sonra çok zorlayınca koca burunlu, çirkin bir kadın da görünür oldu..

Gerçek dediğimiz şeyin ne kadarının aslında bizim yorumumuz olduğunu düşünecek olursak, herkesin farklı gerçeklerinin olması da kaçınılmaz. İşte buyurun, yorum katmadan, sadece gördüğünüzle bir şey anlar mıydınız bu resimden? 


Gerçekten bir at ve bir binici var mı burada? Daha önce at ve binici görmemiş olsak yine de cevabımız aynı olur muydu??

Madem ki gerçek tamamen biriktirilmiş anılara, tecrübelere ve dolayısıyla oluşan yoruma bağlı, o zaman yorumlayanın yorumu değiştiğinde olayın/olgunun da değişmesi son derece doğal değil mi?

"Bakışınızı değiştirin, baktığınız şeyler değişsin!"

Karikatür: Selçuk Erdem


Bu arada, bir yanlış anlama var, bir de yanlış anlamak isteme var..  Bu aşağıdaki resim, talihsiz bir yanlış anlamayı gösteriyor:




'Düşündüğün
Söylemek istediğin
Söylediğini sandığın
Söylediğin
Karşındakinin duymak istediği
Duyduğu
Anlamak istediği
Anladığını sandığı
Anladığı
arasında farklar vardır.
Dolayısıyla insanların birbirini yanlış anlaması için en az 9 ihtimal var.'

Yanlış anlamak istemek ise başlı başına bir ruh hali. Olumsuza yönlenme.. 
Belki de halk diliyle "kaşınma"..
Söylenen kelimelerin sözlük anlamlarından çok hangi duygularla söylendiğini biliriz, hissederiz çünkü aslında. 
Kavga çıkartmak, ortamı germek istediğimizde, tabi ki kelimeye takılmak çok kolay olur. Oysa ki kelimeler duygularımızı anlatmak için bizim yarattığımız şeyler, tek başlarına bir değerleri yok...
Aslolan duygular.. Oraya odaklanınca yanlış anlama ortadan çok daha kolay kalkar..
Meşhur "gözlerimin içine bakarak söyle" repliği boşuna değil yani.. Duyguları görmek istiyor insan, beden diline bakmak, kelimelerle kısıtlı kalmamak.
Küfreder tonda "seni seviyorum" dememden mi etkilenirdiniz, gülümseyerek ve hatta elinize dokunarak "senden nefret ediyorum" dememden mi?
Başka sorum yok hakim bey!

Yanlış anlamaya niyeti olan her zaman yanlış anlayacaktır. Ben yanlış anlamak istemeyenlerden, iyi niyetli yaklaşanlardan olmak istiyorum. Her baktığında olumsuz birşey bulmaya çalışanlara karşı, her baktığında keyifli ve neşeli birşeyler arayanlardan olmak çok daha iyi. Olumsuz şeyler her zaman, her yerde olacaktır; görmek zorunda değiliz.Hadi gördük diyelim, takılmak, odaklanmak zorunda hiç değiliz.. Biz zihnimizi nelerle doldurmak, yaşamımıza neler katmak istiyoruz, ona karar verelim önce.. Bana katılın, ben olumsuzlukları hiç kaydetmiyorum; geliyorlar ve geçiyorlar; bazılarını fark etmiyorum bile..Hayat böyle daha güzel, emin olun.. 

Yine de siz bilirsiniz; ilk resmin hangi kısmının hayatınızda olacağı tamamen size kalmış...


Başkalarının söylediği hiçbir şeyi kabul edemeyen bir egonuz da varsa; tekrar düşünün: 
Haklı mı olmak istiyorsunuz, mutlu mu??

Mutlu olmak isteyenler kaleye mum diksin.. Biz birbirimize yeteriz :D

.