Thursday, April 22, 2010

Askerlik Yerine Hayatta Kalma Eğitimi



Askerliğin amacı nedir diye sorsanız, ideal olarak "savunmayı öğrenmektir" demek gelir içimden. Yurdunu, milletini, aileni, çoluk çocuğu düşmanlara karşı, tehditlere karşı korumak.
Peki, pratikte öyle midir gerçekten? Hiç askere gitmedim, bilmiyorum doğrusu, ama, bana hiç öyleymiş gibi de gelmiyor.


Şu anda tehdit olarak görülen nedir? Herhalde terör grupları. Çünkü onun dışındaki savaşlar zaten artık teknolojiyle yapılıyor. Terör grupları da öyle profesyonelce eğitiliyorlar ki, ancak profesyonel bir ordu başa çıkabilir onlarla.


Teknolojik savaş derseniz, onda da mesleği askerlik olanların dışında kimsenin eğitiminin yeterli olması pek kolay görünmüyor (buradan bakınca tabi.)


Dünyada doğal afetlerin de artmasıyla düşündüğüm şöyle de bir şey var. Gün gelip de gerçekten "yer yerinden oynarsa/oynadığında", olası tehditlerle başa çıkacak en ufak bir donanıma sahip miyiz hiçbirimiz?




Canımızı, malımızı,yiyeceğimizi yağmacılardan, vahşi hayvanlardan korumayı biliyor muyuz?




Aç kaldığımızda, markete gidip satın almak dışında, yiyecek bulma, su bulma becerimiz var mı?
Gerekirse çakmakla sigara yakmak haricinde, ateş yakabilecek miyiz?
Ve düşünürseniz, aklınıza gelebilecek daha neler neler.

Şimdi bedelli askerlik konuşuluyor. Diyelim ki kabul edildi. Ne olacak, 2 ayda, 4 ayda işe yarar bir eğitim mi alacaklar bu bedelli askerler? Yoo, orada zaman öldürecekler. Tıpkı, bir çok üniversite mezununun, eğitim almayarak diploma alıp, sonra da işsiz kalmaları gibi. Bir işe yaramayacak yani, boşa harcanmış zaman olacak.




Oysa ki, 2 ay 4 ay gibi bir sürede, bu çocuklara, her türlü şartta hayatta kalma (survival) eğitimi verilse, daha yararlı bir iş yapılmış olmaz mı acaba?



Bilmiyorum, bana eğitim dendiğinde, ben diploma almayı/teskere almayı değil de, elle tutulur bir şeyler öğrenmeyi anlıyorum. Başka türlüsü olunca, zamana, emeğe yazık olmuş gibi hissediyorum.





Şu sıralarda da "Tom Brown's Field Guide - Wilderness Survival" adlı kitabını tekrar karıştırmaya başladım. Size de tavsiye ederim.




(Türkçesi var mı bilmiyorum, "Tom Brown'ın Arazi Rehberi - Vahşi Doğada Hayatta Kalma" diye bakabilirsiniz.)




İnşallah gerek duymayız, ama duysak da duymasak da, insanın kendi ayakları üstünde durabiliyor olması aslında böyle bir şey. Tehdit her ne olursa olsun, onunla başa çıkamıyorsak, hayatta kalmamız çok zor.

Saturday, April 17, 2010

Doğa Duruma El Koyuyor


Değer yargılarının, insanlığın, hoşgörü, anlayış, iyi niyet gibi kavramların yok olup gittiği, bencilliğin, hırsın ve tüketim manyaklığının kol gezdiği, hatta yaşam biçimi haline geldiği bir çağda, çivisi çıkmış bir dünyanın, iyice sarsılmadan yerine oturmayacağı gerçeğini yavaş yavaş görmeye başlıyoruz gibi geliyor bana.



Savaş yıllarında benimsenen "tasarruf etmek" kavramı, "mümkün olduğunca borçlan, harcayabildiğince harca ve tüket, ekonomi büyüsün" şeklinde değişince, beraberinde pekçok "kullan ve at" felsefesi yaratması ve "değer vermemeyi" teşvik etmesi de kaçınılmazdı.


Felaket tellallarının iddia ettiği gibi, 2012'de kıyamet kopacaksa, kopmaya başlamış görünüyor. Yok, iyimserlerin inandığı gibi, "Altın Çağ" başlayacak, hepimiz bilincimizde yükselme yaşayacaksak, silahlar susacak, her yeri sevgi saracaksa; o zaman, gün doğmadan önceki karanlığı yaşamaya başladık herhalde..
Bu güne kadar kendi kendimize yapamadığımızı, bakarsınız, doğanın dayatmasıyla yapar, aydınlanıveririz!

Hani en büyük derdi "kim beş dakika fazla Play Station oynayacak" olan, tüm güçleriyle bunun savaşını veren çocukların, kapıdan içeri "işten çıkartıldım" veya "bütün paramızı kaybettik; ev de gitti" diye giren babalarını gördüklerinde yaşadıkları, "bir anda, büyük derdin ne demek olduğunu anlama" hissi gibi birşey..



21 Mart'ta Eyjafjallajökull'de yanardağ ilk harekete geçtiğinde, bölge, İzlanda'nın "The Land of Fire and Ice/ Ateş ve Buzlar Ülkesi" tanımını yerinde görmek isteyen turistlerin akınına uğramıştı.







Kısa bir zaman sonra ise asıl etkiler çıktı ortaya. Avrupa'daki havaalanları volkanik küller yüzünden birer birer uçuşa kapatılıverdi.




"Beklenmeyen bir şeyler olup da teknoloji servis dışı kalabilir" dendiğinde, "hadi canım, daha neler" diye bıyık altından gülen, "nasıl olacakmış o" diyerek, her şeye bilimsel açıklama bekleyenlere, açıklamayı doğa yaptı.
Bilimin de teknolojinin de eli kolu bağlı kalabileceğini, bir anda çok açık şekilde gözler önüne seriverdi!!


2004 senesinde de konuyla ilgili yazılar yazmış biri olan gazeteci Serdar Turgut, bunun 2012'de dünyaya teğet geçmesi beklenen gizemli gezegen Marduk'la ilgisi olabileceğinden bahsediyor. (Akşam gazetesindeki yazılarını takip edip, neler söyleyeceğini detaylarıyla okumak lazım.)



Burak Eldem de, 2003'te yazdığı "Marduk'la Randevu" kitabında, "Aralık 2012'de hop diye bir değişim olmayacağını, değişimin zaman içinde kendini göstereceğini, hatta göstermeye başladığını" söylüyordu.

O günden bu güne yaşananları düşünürseniz, haklı da çıktı galiba, değil mi?



Depremler, seller, ekonomik krizler...şimdi de volkanik patlamalar, kül bulutları, havalanamayan uçaklar! Taşları yerinden oynatan o kadar çok şey oldu ki aslında... Kim bilir, belki de her şey durulduğunda, taşlar çok daha güzel şekilde yerleşir.

Belki o zaman, beraberce yaşam savaşı vermiş bir insanlık olarak, aslında hepimizin bir olduğumuzu kabullenir, kendi yarattığımız içi boş kavramlar ve değerler için savaşmaktan vazgeçer; doğaya daha saygılı olur; kendi yarattığımız beton hapishanelerin içinde, hep daha fazlası, daha fazlası.. için çalışarak ömrümüzü tüketmeyiz.




Hatta, bakarsınız, plazalardaki penceresiz, havasız, ruhsuz, otoyol manzaralı dairelerin yerine, şöyle yerlerde oturmak zorunda kalırız mecburen....



(Şimdiden niye gitmiyoruz ki acaba????)

.

Friday, April 2, 2010

Aynı Sözler Aynı Bakışlar


Douglas Forbes, İlişkilerin Pin Kodu adlı kitabında, her ilişkide, karşımızdaki kişinin davranış biçimiyle ilgili olarak, bizim de tamamen farklı davranışlar göstereceğimizden bahseder. Bir ilişkisinde çok romantik, çok kıskanç, çok huysuz veya çok kavgacı olan birinin, başka bir ilişki kombinasyonunda hiç de öyle olmayabileceğini anlatır.
Şahsen de tanıştığım Douglas ve çok ilginç bulduğum kitaplarından daha sonra detaylı olarak bahsederim; ama şimdi değinmek istediğim konu tamamen farklı.

Her ilişkisinde farklı biri olmayı bir yana bırakın, her ilişkisini aynı sözlerle, aynı bakışlarla, aynı duygularla yaşayanlar.... ayrı ayrı kadınları, aynı kadınmış gibi sevenler... ayrı ayrı ilişkileri aynı ilişkiymiş gibi yaşayanlar... Ve bu ilişkilerin içindeki kadınlar...

Son günlerde medyada çok söz edildiği için de, affına sığınarak, Tuna Kiremitçi örneğinden yola çıkıyorum... Kendisini tanımam etmem, söylenenlerin gerçek olup olmadığıyla ilgili de en ufak bir fikir sahibi değilim. Kaynak olarak medyayı kullanıyorum, anlayacağınız. Ben onların yalancısıyım.

İclal Aydın’ın, eski eşi Tuna Kiremitçi’ye hitaben yazdığı “Ayar Çekerim Görürsün” adlı köşe yazısı başlattı medyadaki tüm bu tozu dumanı..

İclal Aydın, merhum çellistin müziğini dinlerken çok mutlu olduğunu ifade etmek için, “Jacqueline du Pré’yle çok mutluyuz” diyen Tuna Kiremitçi’nin, yeni sevgilisinden bahsettiğini zannedip, ona “ayar çekerken”, hayatında olan veya olmasını arzu ettiği her kadına aynı cümleleri söylediğinden dem vurmuş; hatta, daha sonra konuyla ilgili bir yazı yazan Ayşe Özyılmazel de “ona söylediği aşk dolu sözcükleri eski sevgililerine de söylemişti bu adam; aynı tonda, aynı frekansta, aynı tatta, aynı aşkla, muhtemelen aynı bakışlarla...” demişti..
Söylenenler doğruysa, acaba adamın duygularıyla en ufak bir teması yok muydu ki, beğenip de ezberlediği, etkili olacağını düşündüğü, hatta - yazar ya o- “kendi” önceden kurguladığı cümleleri, yeri geldikçe kadınlara söyleyip duruyordu?


İnsan, her ilişkisinde, nasıl aynı şeyleri hissedebilir, aynı şeyleri söyleyip, aynı bakışlarla bakabilir ki? Sanki “kadın” başlığı altında olan her kim olursa olsun, hiçbir şey fark etmiyormuş gibi...

Nedenini, niçinini boşverelim şimdi; belki ifade edebileceği “hoş” duyguları yoktur, veya olanları paylaşmaya değer bulmuyordur, karşısındaki kadının daha iyi duygulara layık olduğunu düşünüyor veya abartmak istiyordur, her neyse. Ben asıl şunu merak ediyorum...
Kadınlar bunu gerçekten yiyorlar mı?
Düşünsenize, bahsedilen kadın sayısı bir değil, iki değil...
Çünkü, eğer yiyorlar ve gerçekten de kendilerinin “çok özel, en özel, en bir tane, en..en......” olduklarına inanıyorlarsa, onlar da adamın gözlerinin içine hiç bakmıyorlar demek değil midir bu?



Hani eski Türk filmlerinde, kadın adama, çok ulvi (!) nedenlerle, yalandan “seni sevmiyorum n’Ali, bırak beni” dediğinde, adam “n’ayır, n’inanmıyorum; bunu gözlerime bakarak söyle” diye
cevap verirdi de; kadın da bir türlü gözlerine bakamazdı ya..Hani, arkasını dönüp, buğulu gözlerle camdan dışarıya bakardı ya... O bile bilirdi, gözlerinden her şeyin anlaşılacağını..

Bu durumda, kadınlar da karşısındakinin söylediklerinde içten olup olmadığını anlamıyorlarsa, karşılıklı olarak, bir duygularla temassızlık mı söz konusu acaba?
Belki de bu kadınlar, yalan da olsa, güzel sözler duymayı tercih ediyorlardır.
Belki de adam, Özdemir Asaf’ın şiirindeki “yalanlar istiyorsan, yalanlar söyleyeyim, incinirsin” sözlerini kulaklarına fısıldadığında, “incinmem, hatta çok da hoşuma gider” diye cevap veriyorlardır. Kimbilir!!

Eee, bu durumda, adam da herkese yeni yalanlar uyduramayacağı için, aynı sözlerle idare etmek durumunda kalmaları gayet normal değil mi?..



Bize nasıl davranılmasına izin veriyorsak, öyle davranırlar; böyle de bir gerçek var aslında...
Yalanları yiyorsak, yalan söylerler.
Aldatılmaya göz yumuyorsak, aldatmaya devam ederler.
Bekliyorsak, bekletirler. (Randevusuna geç gelen birini, bir defa beklemeyip, gidin; bakalım bir daha geç geliyor mu? Veya geliyorsa, zaten umurunda değilsiniz demektir; o zaman da, siz hiç gitmeyin; bırakın o beklesin, bekleyebildiği kadar..)





Herkese aynı cümleleri söyleyen, aynı bakışlarla bakan adamlara da, belki kadınlardan biri, inanmayan gözlerle baksa veya gülerek karşılık verseydi, “kulağa ne kadar hoş da gelse, yalanları istemiyorum” diyebilseydi, onlar da durumun saçmalığını anlayacak ve vazgeçeceklerdi bu oyundan.



Gerçek duygular, gerçek sözler, gerçek duyguları yansıtan bakışlar ve güzel bakan insanlar olsun hayatınızda...

Kurgu olacak olduktan sonra, hayal kurarsınız, daha iyi.. Üstelik orada ne istiyorsanız, o olur!!
.

Sağ Beyin Sol Beyin


Sağ Beyin Sol Beyin kullanımıyla ilgili nektarin.com'daki

Dans Eden Kız


yazımdan hoşlananlara daha detaylı bir testim var.



nectarin.com'daki yazıyı isterseniz, o da burada:

nectarin.com'daki yazı

Dans eden kızı sağa veya sola dönerken görmenizi, gazetelerdeki burç sayfaları diye düşünürseniz, bu test de astrolojik haritanız...

Aşağıdaki testte, her sorunun cevabı ayrı ayrı değerlendiriliyor. Bakın bakalım, ne kadar sağ beyinli, ne kadar sol beyinlisiniz.( Her ikisi de s ile başladığı için, sağ beyini A, sol beyini O olarak gösteriyorum.

Başlıyoruz:

1.Başka etken olmadığını varsayarsak, bir sınıfa, sinemaya veya büyük bir salona girdiğinizde, hangi tarafta doğru gitme eğiliminde olursunuz?
a.sağ - A
b.sol - O

2.Girdiğiniz/gireceğiniz sınavlarda hangi tür soruları tercih edersiniz?
a. doğru/yanlış, çoktan seçmeli, eşleştirme - O
b. yazılı cevap, kompozisyon - A

3.Sık sık "içimden böyle yapmak geliyor" hissine kapılır mısınız?
a. evet - A
b. hayır - O

4.İçinizden öyle yapmak geldiğinde, yapar mısınız?
a. evet - A
b. hayır - O

5.Herşeyinizin belli bir yeri var mıdır?
a. evet - O
b. hayır - A

6.Bir dans öğrenirken, sizin için hangisi daha kolaydır?
a.öğretmeni taklit ederek ve müziği hissederek öğrenmek - A
b.hareketlerin sırasını öğrenmek ve kendinize söyleyerek yapmak - O

7.Eşyalarınızın yerini yılda birkaç defa değiştirmeyi mi seversiniz, yoksa aynı düzeni korumayı mı?
a. aynı düzeni korumayı - O
b. değiştirmeyi - A

8.Saate bakmadan, geçen zamanın ne kadar olduğunu aşağı yukarı bilir misiniz?
a. evet - O
b. hayır - A

9.Birbiriyle kıyasladığınızda,sizin için hangisini anlamak daha kolaydır?
a. cebir - O
b. geometri - A

10. Sizin için, insanların yüzlerini mi, yoksa isimlerini mi hatırlamak daha kolaydır?
a. isimlerini - O
b. yüzlerini - A

11. "Okul" denildiğinde, aklınızdan anılarınızla ilgili görüntüler mi geçiyor, yoksa kelimeler/cümleler mi?
a. görüntüler - A
b. kelimeler/cümleler - O

12. Biri sizinle konuşurken, kelimelerin anlamına mı, yoksa o kişinin duygularına ve ses tonuna mi bakarsınız?
a. söylediklerine, kelimelerin anlamına - O
b. duygulara ve ses tonuna, nasıl söylendiğine - A

13. Konuşurken, elinizi kolunuzu az mı, çok mu kullanırsınız?
a. az, nadiren - O
b. çok, çoğunlukla - A

14. Çalışma masanız veya çalışma ortamınız
a. düzenli midir? - O
b. ihtiyaç duyabileceğiniz pekçok şeyle mi doludur? - A

15. Sizin için temel fikirlerle ilgili yazıları okumak mı, yoksa belirli detaylarla ilgili yazıları okumak mı daha kolaydır?
a. temel fikirler - A
b. belirli detaylar - O

16. En iyi dimdik otururken mi, uzanırken mi düşünürsünüz?
a. dimdik otururken - O
b. uzanırken - A

17. Kendinizi mizahi şeyler söylerken veya yaparken mi, mantıklı şeyler söylerken veya yaparken mi daha rahat hissedersiniz?
a. mizahi şeyler -A
b. mantıklı şeyler - O

18. Matemetikte
a. sonuca nasıl ulaştığınızı açıklayabilir misiniz? - O
b. sonucu bulur, fakat nasıl bulduğunuzu açıklayamaz mısınız? - A

19. Herşeyin bir sebebi vardır
a. tabi ki öyle, basit etki-tepki - O
b. evrende tesadüf yoktur, bu satırları okumanız bile tesadüf değildir - A

20. Rüya görür ve hatırlar mısınız?
a. rüya görmem, veya gördüğümü hatırlamam - O
b. berrak rüyalarım vardır ve hepsini hatırlarım - A

Test bu kadar!
Artık, ne kadar sağ beyinli, ne kadar sol beyinli olduğunuzla ilgili bir tereddütünüz kalmamıştır herhalde...

Bu arada, konuyla ilgili aldığım son bilgileri de sizlerle paylaşayım...

Beynimizin sağı ve solu dönüşümlü olarak sorumluluğu yani baskın olma durumunu paylaşıyorlarmış. Bu değişim bazen saniyeler, bazen dakikalar, bazen saatler bazında olabiliyormuş. Yukarıda da gördüğünüz gibi, tamamen sağ beyinli, tamamen sol beyinli olmak diye birşey de yokmuş elbette... Hangisi daha baskın, ancak ona karar verebiliyormuşuz. (Biraz da eğleniyoruz işte!!)

Son bir ipucu daha: O an için beyninizin hangi yanının baskın durumda olduğunu anlamak istiyorsanız, burnunuzdan derin bir nefes alın. Hava, burun deliklerinizin birinden daha rahat geçecektir. Sağ delikten rahat geçiyorsa - sağ burun deliğiniz beyninizin sol yarıküresine bağlı olduğu için- sol beyniniz kontrolde demektir. Soldan daha rahat geçiyorsa, tam tersi..Kolaymış, değil mi?

Yogilerin, sol burun deliklerini açık tutmak ve böylece sağ beyinlerinin idaresinde kalarak, daha sakin ve sezgisel olabilmek için egzersizler geliştirdikleri bile söyleniyor..


Sunday, March 28, 2010

KOLAY MI OLSUN? BUYRUN...




Peki bunu çözün:

1=5
2=25
3=125
4=625
5=?



Daha renkli birşey mi olsun?
Bu nasıl?



Serinin devamında aşağıdakilerden hangisi olacak?



Ama bunlar da çok kolaydı.
Cevapları istiyor musunuz?

Peki...
Birincinin cevabı tabi ki 5=1
Zaten söylemişti öyle olduğunu... 1=5 ten ne anladınız ki???

İkincinin cevabı:



Diagonal çizgilerin oluşturduğu sayıları gerçekten de göremediniz mi??
Aklınız başka yerde galiba sizin..Kolay dedim diye dikkatinizi vermediniz tabi :-)
.

Lateral Thinking


Tek çöpü oynatarak eşitliği sağlayın.

'80 civarındaki yıllarda kolej sınavlarına girdiyseniz, ve hatta kazandıysanız; aşağıdaki soruların cevaplarını bakar bakmaz göreceksiniz, emin olun.

Biz o dönemin çocukları, üniversiteye bile ağırlıklı olarak Genel Yetenek sorularını cevaplayarak girmiştik. Güzel günlerdi onlar!! Şimdiki sınav sisteminin ezbere dayalı halini gördükçe içim sızlıyor.
Bir çocuğun ömrünün en güzel yıllarını, odasına kapanıp saatlerce hiç ilgisini çekmeyen şeyleri ezberleyerek geçirmesi, geri kalanında da okulla dershane arasında mekik dokuması, o çocuğu nasıl oluyor da "başarılı çocuk" yapıyor ve istediği üniversiteye girmesini sağlıyor, benim aklım hiç almış değil.

Oysa ki, düşünmeyi teşvik eden Genel Yetenek sorularının, hem çalışması keyifliydi - ki bu da çocukların ders çalışmaktan nefret etmesini engellerdi - hem de hayat boyu işe yarayacak düşünce becerileri vermek gibi bir yararı vardı.

Her neyse, hazırsanız, işte size lateral thinking'le; yani alışılmışın dışında,farklı bir biçimde bakarak çözebileceğiniz sorular. Maalesef sadece ingilizce bilenler için...

Çevirmeya kalksam, ortada soru diye birşey kalmayacağı için, teşebbüs bile etmedim.

Başlayın bakalım..



1.

man
------------
board


Bunun cevabını vereyim.. Böylece, diğerlerine nasıl yaklaşacağınızı görmüş olun..
Cevap: man overboard....


2.

stand
------------
i


3.

/r/e/a/d/i/n/ g/



4.

r
road
a
d


5.

cycle
cycle
cycle




6.

0
------------
M.D.
Ph.D.



7.

ground
------------------
feet feet feet feet feet feet



8.

he's X himself


9.

death ...... life


10.

THINK


11.

abababababababababa babababababababa babab...



Cevapları mı arıyorsunuz?
Yan tarafa bir yere koyuyorum!!!




Bu arada kibrit çöpü eşitliğini de tek bir çöp oynatarak doğru bir hale getiremediyseniz; onun cevabı da yanda....
.

Thursday, March 18, 2010

Korsan Kitaplar



İstanbul ve dokuz ayrı ilde yakalanan 3 milyon korsan kitap, maddi gücü olmayan köy okullarına dağıtılması "Telif Hakları Yasası"na uymayacağı için imha edilmek üzere.


Hiç mi esnek davranamaz şu "resmi merciler"???
Ne yapacaklarmış?
Yakalanan kitapları kağıt fabrikalarına gönderip, sonra da yeniden yasal kitap olarak basılmalarını sağlayacaklarmış...
Çöpe atmıyoruz, dönüştürüyoruz demeye getiriyorlar..
Neyi atmıyorlar çöpe? Sadece işin kağıt bölümünü!!



Sadece kağıt mıdır kitaba harcanan malzeme?
Matbaalar boya kullanmaz mı? Elektrik kullanmaz mı?







Cilt yapmak için tutkal, bazen de kitabın tipine göre iplik kullanmaz mı?



İş gücü kullanmaz mı?
Çok mu zordur bu kitapları bu haliyle değerlendirmek için bir yöntem bulmak?
Çok mu zordur, yazara %5 mi, 7 mi, her neyse telif hakkını ödemek ve bu kitapları yasal hale getirmek?
Üstelik baskı ve kağıt masrafı da "korsan"dan çıkmışken!!!



"Yassah kardeşim!" demek kolay.
Marifet işe yaramak.
Bağcıyı herkes döver; sen üzüm yiyebiliyor musun, ondan haber ver!


Okumak isteyen şu çocuklara kitap verebiliyor musun?

Veremiyorsan, onun adı iş yapmak olmaz...
İşe yaramak hiç olmaz....
.

Tuesday, March 9, 2010

Hepimiz Rus Ruleti Oynuyoruz



Farkında olsak da olmasak da, her anımız Rus Ruleti!!

Orijinalinde bir silah, bir kurşun ve altı delik varken, bizim "oyunda" görünmeyen bir silah, yine bir kurşun ve yüzlerce - belki de binlerce - delik var..



Önce silahın çekildiğinin bile farkına varmadan yaşıyoruz; hatta kimimiz kurşun deliğe denk gelip, ölene kadar da varmıyor hiçbir şeyin farkına..

Sonra kimimiz silahı fark ettiğimizde, bir zaman temkinli oluyoruz belki, ama on onbeş seferde de kurşun isabet etmezse, yavaş yavaş, silah da kurşun da çıkıyor aklımızdan.

Şanslıysak uzun bir zaman kurşun denk gelmiyor; denk gelenler için de "ne şanssızmış" deyip geçiyoruz..



Oysa ki risk almak denilen şeyle, aptallık arasında çok büyük fark var.





Bir akşam yemeğine harcayacağınız parayı kumarda kaybetmek ve kaybederken de keyifli vakit geçirmek çok da kötü bir şey olmayabilir.
Tüm malınızı mülkünüzü masaya koyup kaybetmek, üstelik borca da girmekse aptallıktır!

Risk almak, yüksek bir getiri için, sahip olunan bazı şeyleri kaybetmeyi göze almaktır olsa olsa.. Olmadan da yapabileceğimiz şeyleri... Elzem olmayan şeyleri...
Ve belki de kaybettiğimizde, nasıl bir hayatımız olacağını düşündükten sonra verilecek bir karardır, riski almak veya almamak..



Oysa, her an farkında olmadan hayatımız pahasına oynadığımız kumarda, ne kayda değer bir getiri var, ne de biz risklerin farkındayız.


Trafikte emniyet şeridinden gelip önümüze geçmeye kalkan adama yol vermeyerek hakkımızı koruduğumuzu düşünürken, adam o "kurşunun denk geldiği delik" çıktı mıydı, ya burnumuza yiyoruz yumruğu, ya da geride kalanlar bizim helvamızı yiyor...

Benim gibi, üçüncü sayfa haberlerini es geçenlerden değilseniz, okumuşsunuzdur pek çok defa buna benzer olayları... Ama "bize olmaz" sanırız nedense.. Bütün kumarbazlar, borsa yatırımcıları ve karar verme konumundaki üst düzey yöneticiler gibi.. "Bize olmaz!"

Niye????

Bu yaklaşım bana, yıllar önce televizyon için hazırlanan bir mizansende, AIDS'li olduğunu söyleyen hayat kadınlarını "bana bir şey olmaz" diyerek arabasına alan adamları hatırlatıyor...

Niye olmasın??? Bir kurşun var işte bir yerde, herkese denk gelebilir!!

Trafikteki adamı boşverdik, insanın başını belaya sokmasına değmez...
Peki, şehirlerarası yoldaki trafik canavarı?
Karşı şeritten gelen her şoför oymuş gibi düşün!
İşinin ehli olmayan/çıkarcı doktor, mekanik, eğitmen, yaşam koçu, şifacı, kaptan, makinist.....?
Hepsine "deliğe denk gelen kurşun" muamelesi yapacaksın, çare yok.. Elinden gelen önlemi alacaksın, sonrası Allaha emanet!

Bunlar beni çok fena aştı! Çıkamadım valla işin içinden..

En kolayı ticari kararlar vermek durumundaki yöneticinin işi, borsada çok yükseleceğiyle ilgili duyumlar aldığı hisse senedine, temkinli davranıp, kaybetmeye gücünün yettiği bir meblağı koydu mu, kurşun ona isabet etmez.. Üstelik, kazandı mı da sıkı kazanır. Yatırım kararları, ödeme/ödememe kararları... Temkinli oldun mu sorun yok!

Asıl çözemediğim konu, karşıdan karşıya geçerken, kırmızıda durmamaya karar veren manyak "kurşun"a ne yapacağımız!!




Cem Yılmaz'in dediği gibi "eğitim şart!" deyip geçelim mi yani?

Sunday, March 7, 2010

Makaron Tutkusu


Makaron kim sevmez?
Tadını bilmeyenlerin bile o rengarenk çiçek gibi resimlerini gördüklerinde ağızlarının suyunun aktığına eminim..
Hele benim gibi tatlı meraklıları için uzak durulması gereken görüntülerdir onlar.

Cumartesi günü Mutfak Sanatları Akademisi'ne Cordon Bleu Makaron Şefi Jean-François Deguignet'nin geldiğini duyunca, çoktandır uzak durduğum yemek kurslarından son bir tanesine daha katılmadan edemedim!!

Bir şeyi öğreneceksek, en iyisinden öğrenmek lazım; Cordon Bleu Makaron Şefi deyince de akan sular durdu tabi..

Mutfak Sanatları Akademisi daha önce Alkent'in içindeki yerleriyle aşina olduğum bir kurumdu. Yıllardır e-mail mesajları gelir gider, yeni yerlerini görmek kısmet olmamıştı. Kendimi yurt dışında bir üniversitenin Gastronomi Bölümünde sandım. Gerçekten çok iyi iş çıkartmışlar.


Her istasyonda - mini mutfak da diyebiliriz buna - iki kişi çalıştık; önce dolguları yaptık; onları sıkma torbalarıyla buzdolabında bekletirken de, makaronları hazırladık. Sonra da pişirip birleştirdik.

Şef Jean-François'nın da söylediği gibi "çok kolay ama çok kolay değil"!



Derste 3 çeşit makaron yaptık. Çikolatalı, portakallı ve passion fruit'lu (çarkıfelek meyvesi)..
En kolayı çikolatalı olanıydı; en lezzetlisi de passion fruit'lusu..Belki de onu en son yaptığımız için, en iyi onu yaptık, bilmiyorum. Çünkü şefin de söylediği gibi, kolay olmasına kolay da, kıvamı, fırın derecesi gibi detaylar deneye deneye oturuyor..


Bunlar ilk yaptığımız çikolatalı makaronlar. Yapar yapmaz tadına baktık, biraz sertçeydi; meğer bekledikçe dolgunun etkisiyle nemlenirmiş.
Güzel oldular, güzel!




Bunlar da sonraki portakallılar.. Onların tarifi nedense biraz daha farklıydı; ama zorluk derecesi değişmedi. Beyaz çikolata ve portakal suyu kullandık. Onlar da güzel oldular!



Dersin sonunda, herkese sertifika verildi ve şefle resimler çekildi. Sertifika almış olmak hiçbir konuda pek bir şey ifade etmez bana. Yapabiliyorsan yaparsın, yapamıyorsan da yapamazsın; "sertifikan olsa ne olur olmasa ne olur" diye düşünürüm. Tabi ki güzel bir anı olarak saklayacağım, ama tarifleri yazdığım kitapçığı sertifikadan daha iyi koruyacağım kesin..




İşte o resim!
Şef & öğrencisi..




Not: Böyle bir programa ait tarifleri vermenin etik olmayacağını düşündüğüm için paylaşmadım; ama tarif isterseniz, bana yazın, pekçok kaynaktan benzer tarifleri seve seve paylaşabilirim.

Thursday, March 4, 2010

ÖNCE SIMSIKI SARILIN VE SONRA DA SERBEST BIRAKIN


Yıllar önce, daha çocuk sahibi bile değilken, tesadüfen okuduğum bir kitap.
O zamanlar neden etkilemiş beni de yıllarca adı aklımda kalmış, doğrusu hiç bir fikrim yok.
Gün gelip de, büyüyen çocuk - paranoyak anne sendromları başladığında, “ah o kitabı bulsam da bir daha okusam” dedim ama hiçbir yerde izini bulamadım.
Rüyamda mı gördüm, ak sakallı, nur yüzlü bir dededen mi duydum bilmiyorum..
Hani amazon’da bulsam da “stokta kalmadı; artık basılmıyor” falan yazsa, yine de sevineceğim; ama ne yazık ki böyle bir kitabın var olduğuna dair hiçbir belirti yok.
Eh, ne yapalım, üstünkörü okumuş olmak bile, hiç okumamış olmaktan iyidir.(Rüyadaysa bile...)

Kitabın adı çok etkilemişti beni.
Önce Sımsıkı Sarılın ve Sonra da Serbest Bırakın.. ( Hold Them Tight & Let Them Go )
Kulağa ne kadar güzel geliyor, değil mi?....Ama çok zor çoook!

Düşünsenize, bir bebeğiniz oluyor... Kendi kendine yaşaması bile imkansız. Onun için her şeyi siz yapıyorsunuz. Çünkü o “hiçbir şeyi yapamıyor.”
Yediriyorsunuz, içiriyorsunuz, eğlendiriyorsunuz, öğretiyorsunuz, kucağınızda taşıyorsunuz, uyutuyorsunuz vs. vs.
Sonra o büyümeye başlıyor. Bu defa, ağzına kaşıkla yedirmek, tabağındakini yemesini sağlamaktan daha kolaymış diyorsunuz; kucağınızda taşımak arkadaşına, antrenmana, derse, sinemaya taşımaktan daha kolaymış da diyorsunuz.
Biraz daha zaman geçip iyice büyüdüğünde, “ne yiyor acaba” diye endişelenmeye ve “bu karda kışta nasıl gelecek, keşke ben götürüp getiriyor olsaydım” demeye başlıyorsunuz.

Onlar doğal olarak büyüyor, siz doğal olarak adapte olamıyorsunuz. (En azından adapte olabilmek için çaba sarf etmek gerekiyor.)

Kendinize soruyorsunuz:

Benim elinden tuttuğum, kucağıma oturttuğum, sımsıkı sarıldığım, hiçbir şeyi kendi yapamayan çocuğuma ne oldu?
Bu sakalları çıkmış, boyu beni geçmiş, her şeyi benden iyi yapan çocukla ne zaman değiştirdiler onu?

Bunca değişimin içinde, bebek de olsa, büyüse koca adam da olsa, değişmeyen bir şey olduğunu fark ediyorsunuz sonra:



O mutluysa siz de mutlusunuz.
Bu kadar basit..
Gerisi fasa fiso....

Tuesday, February 23, 2010

HER İŞTE BİR HAYIR VARDIR (Everything Happens for a Reason)



Interstate 60- Başlangıç Sahnesi


En sevdiğim filmlerden biri.
Lay lay lom yaparak “fantastik” film diye de izlenebilir, pek çok ders de çıkartılabilir.
Ben derslerin bir kısmını çıkarttım; ama o kadar çok izledim ki, artık ezbere biliyorum; çıkartmasam ayıp olurdu.

İzlediğiniz başlangış sahnesi kadar düşündürücü bir sahnesi daha var, esas oğlan Neal Oliver’a hastane yatağında zihinsel bir testin yapıldığı..
Testi yapan Ray oyun kağıtlarını uzaktan gösteriyor ve kupa mı maça mı olduğunu söylemesini istiyor. Neal -ve biz de -hepsini doğru bildiğini düşünürken, aslında hiçbirini bilemediğini görüyoruz.


Bütün kupalar siyah, bütün maçalar kırmızıymış meğer.

Neal bunun haksızlık olduğunu söyleyerek itiraz etse de Ray’in söyledikleri çok etkileyici
(en azından ben etkilendim ve üzerinde epey düşündüm..) Şöyle diyor Ray:

“Tecrübelerin seni, biçimleri benzer olduğu için bütün kupaların kırmızı, bütün maçaların da siyah olduğuna koşullandırdı. Zihnin için geçmiş tecrübelere dayanarak yorum yapmak, onların farklı olabileceği fikrine açık olmaktan daha kolay geldi. Ne görmeyi beklersek, onu görürüz, bu gerçekten orada olan olmasa da. Hiç kağıt oyunu oynamamış çocuklar bu testi her zaman geçerler.”
“Bir düşün, daha ne kadar çok şey - görüntü, ses ve koku – gözünün önünde olabilir ve sen sadece bunları fark etmemeye koşullandığın için farkına bile varmıyor olabilirsin. İyi haber, testi tekrarlarsak, bu defa geçersin. Siyah kupalar ve kırmızı maçalar da olabileceğinin bir defa farkına vardın mı, artık onları ayırt edebilirsin.”

Gerçekten de “iyi haber”miş. En azından, önyargılarımızdan bir defa kurtulduk mu; artık farkındalığımız da gelişebilecek demektir...

Ben en çok Ray’in “Hiç kağıt oyunu oynamamış çocuklar bu testi her zaman geçerler” sözüne takıldım... Ne kadar doğru..
Ve ben de çocuk gibi yaşamak istediğime karar verdim! Önyargısız; herşeye ilk defa görüyormuş gibi bakarak, her değerlendirmeyi, geçmiş tecrübelerden bağımsız yaparak.
“Ben en çok terzime güvenirim, çünkü o ölçümü her defasında yeniden alır” diyen adam gibi..


Hiç gülen bir çocuğa dikkat ettiniz mi?
En son ne zaman öyle güldünüz, hatırlıyor musunuz?
Çocukların artık büyüdükleri gülmelerinin değişmesinden anlaşılıyor en kolay..
Büyümek istediklerinde -büyümenin iyi bir şey olduğunu zannedip, bir an önce öyle gözükmek istediklerinde- artık o kadar da içten gülmez oluyorlar.
“Olması gereken ve olmaması gereken şeyler listesi”ni onlar da tutmaya başlıyorlar da ondan galiba..
İlk sıraya “çocuk gibi olunmayacak” yazıyorlar.
Sonra da devamı geliyor.
Çocukların yaptığı ne varsa, yapılmayacaklar tarafına not ediliyor. Yani aslında, doğal olarak yaptıkları ne varsa...

Şimdi ben de kendime bir liste tutmaya başlıyorum zihnimde... Ve birinci sıraya “çocuk gibi olunacak” yazıyorum.

Çok zorlanmayacağım gibi de bir his var içimde..

Önyargılarımızı yeniden düzenlemek yerine gerçekten düşündüğümüz, olayları tecrübelerimizle eşleştirmek yerine, sıfırdan değerlendirebildiğimiz - ama çocuk sesiyle konuşmadığımız!!!- çocukça günler dilerim...

.

Saturday, February 20, 2010

EN ÇOK SEVİLEN Mİ OLMAK İSTERSİNİZ, TEK SEVİLEN Mİ


Candan Erçetin'in Git şarkısının bir yerinde dediği gibi "biricik yar olmak"la "hep elde var olmak" arasında bir seçim yapmanız gerekse, siz hangisini seçerdiniz?

'Candan Erçetin/Git' Dinle


Biricik yar olmak, sadık bir adamın sevdiği kadın olmakken, hep elde var olmak da, çapkınlık yapmadan duramayan, daha zayıf bir adamın hiç vazgeçemediği kadın olmak mıdır acaba?

Vazgeçilemeyen kadın, çok sevilen kadından daha az mı değerlidir?

Acaba ihanet güveni boşa çıkartmak olarak da açıklanabilir mi?

Örneğin Mehmet Ali Erbil durumunda olduğu gibi, zaten yapabileceğini düşündüğünüz bir adam kaçamak yaptığında, bu aldatma sayılır mı?

Parçayı dinlerken, nasıl bir aşktan bahsettiğini düşündüm, aklımdan bunlar geçti...

Siz de aklınızdan geçenleri paylaşmak isterseniz, yorum bölümünü kullanabilirsiniz..


Bir iki sorum var:

-En çok sevilen mi olmak istersiniz, tek sevilen mi?
-Aşk yaşanamayınca mı efsane olur?
-Aldatmak sizce nedir?

Thursday, February 18, 2010

BUGÜNDEN AKLIMDA KALANLAR


Epeydir düşündüğüm istatistik konusundaki fikirlerimi yazayım dedim.
Bir arkadaşım da okuyayım demiş...
Sonra üşenmemiş; bana konuyla ilgili bir kitaptan bahsetmiş..
"Bak bir de şu kitabı oku" diye.

Kitap muhteşem çıktığı gibi yazar da muhteşem çıktı. Nassim Nicholas Taleb.

Başka kitaplarını da buldum. Hayata bakışımız benzerlikler taşıyor olabilir mi acaba diye heyecanla okuyorum.

Nereden nereye; kimbilir bu kitaplar sayesinde neler değişecek hayatımda!!

Söylediği hoşuma giden birkaç cümleyi paylaşmak geldi içimden (çeviriyi şu anda yapıyorum; hata olursa affola..)

"Esas faaliyetim, kendilerini ve bilgilerinin kalitesini fazla ciddiye alanlarla dalga geçmek."

"Okul kitapları ve kumarhaneler haricinde olasılık hesapları kendini hiç de matematiksel bir biçimde ortaya koymaz. Gerçek hayatta, insanın çözümden daha çok, problemi tahmin etmesi gerekebilir."

Hep söyleyip duruyorum çocuklara, çoktan seçmeli testlerde, cevaplardan hangisi doğru diye düşünmenin gerçek hayatta, gerçek problemleri çözmekle hiç alakası yok diye.. Hatta bazen, pekçok doğru cevap arasında, sana en uygun olanını bulmak asıl marifettir diye..

Ben bu adamı çok sevdim çook...

Bugünün sözü olarak da Taleb'in sözünü seçiyorum - aynen katılıyor ve kendime söylerken biraz hafifletiyorum:

"Kendilerini ve bilgilerinin kalitesini fazla ciddiye alanlara sadece gülümsüyorum."

Herkeste, çeşit çeşit konuda bilgi var.. Kimin bilgisi kimin ne kadar işine yarar, bunu bilmiyoruz. Hangi bilgi daha değerlidir? Kimin için? Kim karar verecek? gibi soruların cevabı da yok üstelik..

Valla, bilmediğim bir yazarın adını öğrenmiş olmak benim için çok şey ifade etti. Sizin için çok değerli olabilecek teknik bir bilgi ise hiç umurumda olmayabilir.

Herkesin değerli bulduğu bilgilere kolayca ulaşmasını dilerim...


Taleb'in olasılıkla ilgili tarifiyle bitireyim:

"Olasılık, bilgimizdeki kesinlik eksikliğinin kabulü ve cehaletimizle başa çıkmak için metotlar oluşturma yolumuzdur."

Saturday, February 13, 2010

YA OLUR YA OLMAZ


İstatistik derslerinde gördüğümüz formülleri bir kenara bırakalım. Herhangi bir şeyin olma ihtimali nedir?
Bence her zaman %50 dir.
Basit düşünün.. Ya olur, ya olmaz?

Milli Piyango’da büyük ikramiye?
Ya çıkar, ya çıkmaz?
70 milyon içinde size çıkma ihtimali derseniz, o zaman kullanın o formülleri istediğiniz gibi.
Ama size çıkar mı? Sizin açınızdan bakınca... Ya çıkar, ya çıkmaz? Net %50!

Ameliyata giriyorsunuz. Doktor komplikasyon riski %10 diyor. O, onun 100 hastada 10’unda çuvallayacağının tahmini.
Sizde komplikasyon olur mu? Ya olur, ya olmaz. Net %50.


Bugün tanıştığınız yakışıklı sizi arar mı?
George Clooney bile olsa ya arar, ya aramaz.. Yine net % 50!
Kimi arar diye sorarsanız, o zaman, telefon defterindeki kız sayısını, bunların hangilerinin güzel, hangilerinin akıllı, hangilerinin ilginç olduğunu, ve yakışıklının ideal kız tarifini öğrenerek de bir formül oluşturabilirsiniz. Yine de, aklına esip, en güzel yemek yapanı da arar mı, arar..

Olasılık hesapları bana saçma geliyor! Tamamen varsayım..Güneşin bile, sırf milyonlarca yıldır doğuyor diye, yarın da doğacağını varsayıyoruz..
Bütün veriler var mı elimizde? Evrenin sırrını çözmüş ve hatta sindirmiş miyiz? Yoo..
Ya 20 milyon yılda bir, özel bir durum oluyor ve güneş kapanıyorsa? Güneş tutulması falan gibi değil. Şalterinin inmesi gibi.. Bayağı kapanıyorsa ve bunun için çok da makul bir sebebi varsa. Bizim bilmediğimiz.. Ve o gün yarınsa?

Ceteris paribus diye bir deyim vardır ekonomide. “Diğer bütün koşullar sabit kaldığında” anlamına gelir. Diğer bütün koşullar sabit kalır mı peki?
Bir tahminde bulunacaksınız, ama savaş çıkmazsa, deprem olmazsa, başkan ölmezse, cumhurbaşkanına anayasa fırlatılmazsa diye bir sürü de mazeretiniz olacak..Sonra bu tahmini en kritik kararlarınıza baz alacaksınız..
Hayatınızın kararları bir “varsayıma” bağlı olacak.. Niye? Çünkü varsayan bu işi iyi biliyor. İyi tahmin yapar. Oh ne iyi!

Bundan değil midir, hiçbir krizin öngörülüp önlem alınamaması?
Sakin havada herkes iyi kaptan! Fırtına çıkarsa, o zaman batarız!!

Bütün koşullar sabit kalacaksa, ben de hesaplarım şimdi kafadan doların seneye kaç TL olacağını.
Bulutlar bu halde kalırsa, yarın yağmur yağmayacağını. Hatta hep böyle kalırlarsa HİÇ yağmur yağmayacağını...



Olasılık hesaplarını boşverin siz.
Birşey ya olur ya olmaz..
Siz hayatın keyfini çıkartın.
Yarın ya varsınız, ya yok...