Aklımdan geçenler, yaşamımdan geçenler, gördüklerim, duyduklarım, düşündüklerim, öğrendiklerim, beğendiklerim, beğenmediklerim.. Bende olanlar, bende kalanlar... Hepsini paylaşı-yorum..

Wednesday, January 30, 2013

YENİ KİTABIM



Blog yazısı bile yazmayı iş edinip süreklilik sağlayamamış biri olarak, roman yazmaya kalkışmak nasıl bir cesarettir bilmiyorum. Ama kalkıştım işte..

Herkes için yeni yıl yeni kararlar verme zamanıdır ya, benim için de Eylül ayı öyledir.. İlkokul sınıflarının duvarlarındaki mevsimler posterlerinde  olduğu gibi, yıl  benim için de sonbaharla başlar, kış, ilkbahar, yaz olarak devam eder.Yazın da tatil olur..



Bu yaz da tatil oldu olmasına,  ama pek hareketli, pek travmatik, hem korku, hem sevgi dolu, dosta düşmana, umursayana, umursamayana parmak kaldırtıp "ben buradayım" dedirten, bütün uçların bir arada yaşandığı bir tatil oldu..


Bu kadar duygu ve deneyim içeren bir olaydan da bir roman çıkartamazsam, artık bu işten hepten vazgeçmem gerektiğini anlayabilirim dedim ve  bu yaza benim açımdan damga vurmuş köpek hadisesiyle bir giriş yapıp, sonrasını kurguya çevireceğim bir roman denemesi yapmaya karar verdim..


"Karar verdim"in benim açımdan türkçe meali "aklıma esti ve yapmak istedim" şeklinde de okunabilir..


Romanın bir adı da var tabi ki; ama şu anda yokmuş gibi davranmakta yarar var; belki zaman içinde değişir..


İşte o giriş:


Bir an için karşımda öylece durdu. Masmavi gözleri duygularıyla ilgili en ufak bir ipucu vermeden derinlere bakıyordu. Bu bakış sadece bir an -çok uzunmuş gibi gelen bir an- sürdü.

Sonra hiç heyecanlanmadan, en ufak bir harekette bulunmadan, ağzından belli belirsiz bir hırıltı çıkarttı. Hırıltı bittiğinde, ben artık ağzının içindeydim. Nasıl bir histi diye düşündüğümde, şu an bile dudaklarının sıcaklığını alnımda ve boynumda hissettiğimi söyleyebilirim.

Masmavi gözlü  birinin dudaklarının sıcaklığı diye başlayan paragrafı, siz olsanız nasıl bitirmek isterdiniz?


Acil Servis diyen oldu mu?? Olmamıştır bence..


Neler mi oldu?.

Travma yaşamamak için gösterdiğim büyük çaba dahilinde, soranlara, "itin biriyle french kiss yaptık" şeklinde açıklasam da, aslında olan şu ki, bebekliğinden beri tanıdığım, daha önce elimden ekmek yemişliği bile bulunan, 85 kiloluk koca bir köpek - cins ismiyle bir Napolitan Mastiff -, futbol topu almaya alışık olduğu o koca  ağzının içine bu defa benim kafamı almaya karar verdi.
Köpekler genelde tenis topuyla oynarlar. Isırdıklarında da, kolunuzu bacağınızı en fazla tenis topu büyüklüğünde yaralarlar.
Bu hayvan, futbol topunu bir defada ağzına alıp yiyor dersem yeteri kadar açıklayıcı olur mu? Beni de bir dişini çenemin altına, diğerlerini de gözümün altına geçirmek suretiyle, bayağı yemeye yeltendi işte.



Havanın gerçek sıcaklığıyla, hissedilen sıcaklığın farklı olması gibi, benim hissettiğim, çok sarkık dudaklarının da etkisiyle, boynumun altı ve alnım arasının yenmiş olduğuydu. Ne kadar yenmiş ve ne durumda? Henüz bilmiyordum..

Yanımdakilerin gördüğü: Bütün kafamın köpeğin ağzında oluşu ve sadece saçlarımın dışarıda kalışı!
Yanımdakilerin hissettiği: Gözü mözü her şeyi gitti!
Kendimi dışarıdan görmediğim çok iyi olmuş!!

Çok hızlı gelişen ve benim uzaylılar tarafından kaçırılsam daha az şaşırırdım diyeceğim olayın detaylarını orada bulunan 4 kişinin hiçbiri hatırlamıyor.

Köpek beni bıraktığında/ben köpekten kurtulduğumda, artık hangisi olduysa, beş on dakika gerçekten üst düzey panik yaşadığımı biliyorum.
O an benim gördüğüm: Elimi boynuma sürdüğümde elime gelen kanlı salyalar.
Yanımdakilerin gördüğü: Bütün yüzüm kanlı bir sıvıyla kaplı; yüzümün derisi mi tamamen kalkmış bilinmiyor.

Bu arada geçen konuşmalar ise şu minvalde:


- BOYNUMA BAKIN, BOYNUMA BAKIN!


- Boynunda bir şey yok.


- Elime kan geliyor, boynumdaki damarlara bakın!


Bu sırada hissedilen: Boynumdaki damardan ısırdıysa öleceğim herhalde..


- Bir şey yok boynunda..


- YÜZÜMÜ PARÇALADI!


- Gel yüzünü yıkayalım.


- Görmek istemiyorum, yüzümü parçaladı!!


- Ama bizim görmemiz lazım..


Bu sırada hissedilen: Yüzüm paramparça oldu herhalde, kendimi bu halde görmeye dayanamam..

Sonra beni yüzümü yıkamak üzere tuvalete götürdüler. Tuvaletin ışığı yandığında, lavabonun karşısındaki aynayı görünce içeri giremedim. Gerçekten kötü bir şey olmadığına ikna edildikten sonra yüzümü yıkadık.

Aynada kendimi görmem bir bakıma iyi oldu.. Paramparça değildim..

Arabaya bindiğimiz gibi, mavi buz paketleri, cool pack'ler yüzümde, 20 dakika süren bir yolculuk sonrasında Yalıkavak sapağı yakınlarındaki hastaneye vardık. Daha önce söylemeyi ihmal ettim; olay mahalli, Bodrum Akyarlar'da bir evin bahçesiydi..


Bu arada, günlerden Cumaydı ve saat de akşamın dokuzu olmuştu.. Bu zaman zarfında, Bodrum'da yaşayan dostlarımızın da yardımıyla hastanenin başhekimine ulaşılıp, hastaneye gelmesi rica edilmiş, İstanbul'daki çok güvendiğimiz bir doktor dostumuza benim yüzümün hali fotoğraflanıp gönderilmiş, onun konuya müdahil olması sağlanmıştı.


Köpek tanıdık olduğu ve sahipleri de yanımızda bulunduğu için aşılı olduğu beyanına uyarak kuduz aşısı yapmadılar. Köpek sahibinin "hay Allah, keşke belgeleri yanıma alsaydım, isterlerse ne yapacağız" endişesi yersiz çıktı. Belge melge istemediler; ne kuduz aşısı, ne de tetanoz yapmadılar, herhangi bir zabıt bile tutmadılar.


Sonra yüzümün dikilmesi gerektiğini söylediler.

"Yüzüm parçalandı" travmasını yeni atlatmışken, yüzümde koca koca dikiş izleri olmasın bari diye düşünerek, "dikmenizi hiç istemiyorum" dedim.

"Güzelliğiniz bozulacak diye mi korkuyorsunuz?" sorusunu duymamış gibi yaptım. Bunun benim artık doktorlarla şakalaşma kıvamına gelmiş olmamdan kaynaklanan bir münasebetsizlik olduğunu varsaydım.


Sonra, hayvan ısırığının - hatta insan ısırığının bile - kesinlikle dikilmemesi gerektiği bilgisi geldi de, ben de dikilmekten kurtuldum.


İstanbul'a apar topar dönüp, konuyla mesafe olarak uzaktan da olsa, çok yakından ilgilenen doktorumuzun ellerine kendimi bıraktıktan ancak on gün sonra, oluşan enfeksiyon bertaraf edilebildi. Her gün pansuman yapılması, cerahatin akıtılması ve bu zaman zarfında antibiyotik de kullanılmış olmasına rağmen.. Dikilseydim ne olurdu, düşünmek bile istemiyorum..


- Dikilseydin ölürdün.

- Hayvan kafasını sallasa boynun kırılıp ölürdün.
- Çenendeki delik biraz daha aşağıda olup damara denk gelse hastaneye yetişemezdin.
- Göz çukuruna milimler kalmış, oraya girse gözün akar, gözsüz kalırdın.
- Burnunu koparsa, burunsuz kalırdın.
- Daha genç olsaydın, bütün yüzün yerinden çıkardı.
- Yüz nakilleri bu gibi olaylardan sonra yapılıyor.

şeklinde devam eden felaket senaryolarına kulaklarımı tıkayabildim desem yalan olacak; ama bir kulağımdan girip bir kulağımdan çıktığı doğrudur.


Beni ucubeye çevirebilecek bir olaydan en az zararla çıkmış olmanın verdiği mutluluğu yaşarken, en yakınlarıma "neden bu işin ciddiyetini anlamadığımı" açıklamakla da hiç uğraşmadım. Aslında ben pek çok şeyin ciddiyetini anlayamıyorum. Gerçekten "ciddi" olan şeyler yaşamış olmamdan mıdır acaba?! Bence ondandır..


İşin özü, hayatımda "ama beni seviyor sanıyordum" derken aldığım üçüncü büyük - veya ciddi - yaradır bu.
Allahın hakkı üçtür.. Derslerimi de aldım; bitmiştir herhalde...

Züğürt tesellim: Bu defaki en azından gerçekten de hayvandı.

Aldığım ders: Ortada tehlike unsuru varsa, "beni seviyor, bana yapmaz" diye önlem almamazlık etme..


Gösterdikleri: Kimlerin beni kaybetmekten korktuğu, kimlerin pek de umurunda olmadığım..


Kazancım: Çok ilgi, çok sevgi ve bir de bu romanı yazma motivasyonu..


Emeği geçen herkese teşekkürler..


Bundan sonrası artık benim hikayem değil - bir roman..

Not: Bu yazının üzerinden epeyce bir zaman geçmesine rağmen roman hala beklemede... Belki de ana hatlarını belirleyip, kalabalık bir on-line katılımla farklı bir roman yazmayı deneyebilirim. Kimin yazdığının belli olmadığı, kocaman bir yazar kadrosu olan bir roman.. Facebook'ta bir grup kursam diyorum.  Ne dersiniz? 


No comments:

Post a Comment